Cemal GÜLAS

Cemal GÜLAS

DÜŞ GEZGİNLERİNE MEKTUP

A+A-
İnimden düş gezginlerine mektup…
 
Öğrenmek öylesine heyecanlı bir serüvendir ki bir kez başladığı zaman bir daha durmuyor.
Bir zamanlar taş toprak diye baktığımız her şey öğrendiklerimiz sayesinde bizimle konuşmaya başlar.
Onların sesini duyduğunuzda ise yer yüzünde baktığınız her çizgi başka anlamlar kazanır.
Bir Yörük çadırına konuk olduğumuz ormandaki küçük bir taş bizi üzerinde yaşadığımız kara parçasının oluşum serüveninin içine çekebilir.
Bizler üzerinde yaşadığımız topraklarda gölgeler gibiyiz varlığımızı biz gittikten sonra başka biri ancak kendi gölgesine bakarak yorumlayabilir.
İnsan sosyal bir canlıdır. Coğrafya üzerinde belli yerlere toplu halde yerleşir ve yaşarlar. Yaşadıkları coğrafya barınmadan doymaya, kültürden sanata farklı tarzların oluşmasına sebep olur.
Bu seyahatimde coğrafyanın insanlar üstündeki etkisini anlamaya çalışacağım.
Yolculuğuma sosyal yapısı bugün bile tam olarak anlaşılamamış Lykia bölgesinin önemli yerleşim yerlerinden Olympos'tan başlamayı planlıyorum.
200 bin kişinin yaşadığı 70 büyük kentin olduğu var sayılan Muğla -Antalya arasındaki bölgede özgürlüğüne düşkün Lykialılar yaşamış.
Amacım Lykialılardan geriye kalan suskun kentleri anlatmak ya da tarih dersi vermek değil; muhteşem doğanın içinde kayıp hayatların günümüzde gözden kaçan ayrıntılarını görebilmek, onlara bakmak…
Yol arkadaşım şehir kaçkını Orhan'la kano ile Olympos sahillerinde gözden kaçanları arıyoruz…
Zamanımıza ulaşabilmiş çok az bulgudan çok şey anlatabilme yeteneğimiz sayesinde geçmişin gölgeleri, bu gün anlam kazanmaktadır. Ancak geçmiş öyle midir acaba…
Lykia bölgesi ile ilgili tarihçi Herodot'un bile yanılgıya düştüğü söylenir.
Yazın buralara akın eden kalabalıklardan, bunaltıcı sıcaklardan eser yok…
Açık denizde yatların yelkenlilerin yerini Akdeniz'in hırçınlığından kaçan gemiler almış.
Sahildeki kalabalıkların yerini ise birkaç kilometrede bir görülen silik-silik gölgeler.
Karnımız acıkıp sahile geldiğimizde bu gölgelerden biri bizi karşılıyor.
Kısa bir sohbetin arkasından çaya davet ediliyoruz.
Önce kimsesiz sahilin ve üstümdeki elbiselerin keyfini çıkarmalıyım.
Ne o denizden çıkan iki yabancı yadırgıyor ne de biz onu. Kısa sohbetimiz sırasında ben bu anı daha önce de yaşamıştım duygusuna kapılıyorum.
Her şey o kadar bildik tanıdık geliyordu ki bu duygudan korkmağa bile başladım Anadolu’nun Kuzey sahilinden güney sahiline göçmüş Rüçhan Çakmakçıoğlu'nun davetinden uyarak onun elleri ile yaptığı kulübesine gidiyoruz.
Büyük şehirde iyi bir kariyeri bırakarak Olympos a yerleşen Rüçhan'ın hayatında bir çoğumuz kendinden parçalar bulacak…
Beynimin bir köşesinde Onun yaptıklarını göze alabilir miydim acaba sorusu dolanıp duruyor…
Çay için uğradığımız kulübede bastıran yağmur bizi alıkoyuyor, geç vakte kadar Rüçhan'ı tanıyoruz.
Denizden gelen konuklarına hayatının geride bıraktığı bölümlerini anlatıyor.
Belki o da silinmeye yüz tutmuş geçmişini bizimle tekrar hatırlayarak kendi gerçeğini anlamağa çalışıyor…
Rüçhan başarmış; keser, testere ile de olsa kendisine ruhunu özgür bırakacak yeni bir hayat kurmuş.
Onun başardığını bir çoğumuz hayal etmekten bile korkarız.
Birçok insan Anadolu'da evini bağını viran bırakarak kente gelirken o kentteki rahatını terk ederek viran bir yamacı şenlendirmiş.
Esaretimizi korkularımıza borçlu olduğumuzu bize gösterdiğin için sağ ol Rüçhan…
Sabah nelerle karşılaşacağımızı merak ederek kahvaltı yapıyoruz. En güzel şeyler hiç beklediğim zamanlarda gerçekleşmiştir.
Bugün beni nelerin beklediğini gerçekten merak ediyorum.
Rüçhan'dan aldığım cesaretle avcı, toplayıcı akrabalarımın hayatına geri de dönebilirim; kente dönüp büyük bir işadamı da olabilirim.
Belki ortasını da bulabilirim...
Önümdeki günlerde buna karar vereceğim…
 
Çıralıya gitmek için tekrar yola çıkıyoruz sahilde yürümeğe başladıktan on dakika sonra başka bir şok yaşıyorum…
Yaklaşık dört yıldır haber alamadığım çocukluk arkadaşımı Agop Savul’u sahilde dalgaları seyrederken buluyorum…
Bundan sonra izleyecekleriniz bir kurgunun değil rastlantıların sonucunda gelişen olaylardır. Yorumsuz bir kabullenme ile takip ediyorum.
Agop'un bana bir de tavsiyesi var…
Laf dönüp dolaşıp büyük kentlerdeki trafik ve suç dosyalarına geliyor.
Büyük şehirlere yığılan bugün çocuk masumiyetine sahip eğitemediğimiz insanları nasıl bir gelecek bekliyor acaba…
Gelecekte vandal insan toplulukları olma ihtimalimiz çok yüksek…
Bugün insanlığın en modern şehirlerinden birine beş gün ikmal yapılamasa insanlık nasıl bir kabusla yüzleşirdi acaba….
Hayal kurmak için bile bilgiye ihtiyacımız var…
Kitle iletişim araçları bugün bilgilendirme yerine tüketim toplumunu körükleyici tutumlarını eğlence maskesi arkasına saklayarak arsızca sürdürüyorlar…
Belgeseller ve eğitici programlar TV kanallarında ceza olarak görülüyor.
Çocuklarımızı eğitmek yerine ahlaksızlığa ve şiddete özendiriyorlar…
Ve bunları yapanlar kameralarla izledikleri yüksek bahçe duvarlarının arkasında güvende olduklarını sanıyorlar.
Çocuklarımızın özendiği insanları yanlış seçmelerine sebep olursak bahçe duvarlarımızı yükseltmek bile bizi tehlikelerden korumayacak…
Onların dünyasını değiştirmek bizim elimizde…
Yürürken bunları ve ait olma duygusunu konuşuyoruz…
Agop babamla konuştuktan sonra akşamın karanlığına saklanan Çıralı sahiline doğru gözden kaybolurken ben de ciddi-ciddi acaba Pokut yaylasında yaşayabilir miyim diye düşünmeğe başladım…
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.